SEYAHAT ÜZERİNE...

 

Dünyadaki resmi ülke sayısının neredeyse üçte ikisini gezdim... Antartika hariç Asya, Avrupa, Amerika, Avustralya (Okyanusya) ve Afrika 'da kilometrelerce yol aldım, pek çok ülkeyi gezdim, gördüm...

 

İbn' Batuta'ya, Marco Polo'ya hayranlık duyarak...

 

Seyahatlerimin bir kısmını ailemle, bir kısmını arkadaşlarımla, bir kısmını ise yalnız yaptım... Web dünyasında devasa bilgiler sunan seyahat sitelerinde sörfler yaptım.. Modern seyyahların gezi anılarını okudum... Tüm zamanların en büyük gezginlerinin seyahatnamelerini okuyarak, bu gezginlerin asırlar öncesindeki seyahat izlenimlerini öğrenmeye ve hissetmeye çalıştım...

 

Jules Verne'e göre tüm dünya tarihinin ilk büyük gezgini ünlü Hannon'un Miladdan önce 505 yıllarında yaptığı gezideki başlangıç yeri Kartaca'yı gezdim... Esasen büyük tarihçi olarak bilinen, fakat aynı zamanda Milad öncesi büyük gezginlerden birisi olan Halikarnas (Bodrum) doğumlu Heredot'un ayak bastığı Mısır'ı, Hindistan'ı, Kafkasya'yı gezdim, gördüm... Tarihin en büyük gezginlerinden biri olan Marco Polo'nun 1271-1295 yılları arasında yaptığı gezilerinde ayak bastığı ülkelerin çok büyük bir kısmını gördüm...  Ve Marco Polo'dan çok daha kapsamlı bir gezi yapan İbni Battuta'nın gezdiği ve gördüğü yerlerin bir çoğunu görme şansına sahip oldum...

İpek Yolu seyahatim...

Evliyalar diyarı Maveraünnehir topraklarında dolaştım... Taşkent'i, Semerkant'ı, Buhara'yı gezdim, gördüm... Özbekistan'da muhteşem camiileri, medreseleri, türbeleri, külliyeleri ziyaret ettim...  Belki de dünyanın en sarp kayalıklarının yer aldığı ve yol diye bir şeyin olmadığı Pencekent'den Duşanbe'ye  bir jeep'le dağların arasında Tacik'lerle 13 saat seyahat ettim... Kırgızistan'ın 3000 metre yükseklikteki Susamur yaylasında kımız içtim, ata bindim... Biz gidiyoruz, Kara Balta bizimle birlikte akıyor!..  Ala-arça vadilerinde olağanüstü manzaralarla karşılaştım... Kazakların, Kırgızların, Özbeklerin, Taciklerin memleketlerini gezdim... Afganistan, Türkmenistan ve Moğolistan hariç Türklerin anayurdu olarak bilinen Orta Asya'nın hemen tamamını gezdim ve  unutulmaz hatırlarla döndüm.

 

Milattan yüzyıllar önce Mısırlılar, daha sonra da Romalılar, Çinlilerden ipek satın alırlardı. Ulaşım ise daha sonra İpek Yolu adı verilen güzergahı izleyen kervanlarla sağlanırdı. Binlerce kilometrelik bu kervan yolu güzergahının pek çok noktasını ziyaret ettim... Kıtalararası ticarete ve kültür alışverişine imkan sağlayan bu büyüleyici rotayı hayatımın en unutulmaz gezilerinden biri olarak anacağım.

 Çin ve Doğu Türkistan...

 

Yolum bir gün tekrar Bişkek'e düştüğünde bunu fırsat bilip Çin'in Sincan-Uygur Özerk bölgesine yani Doğu Türkistan'a gittim... Nüfusu ve yüzölçümü ile devasa Çin'in bana göre Tibet'ten sonra en muhteşem bölgelerinden birisini gezdim. Uygur Türk'lerinin anavatanını inanılmaz heyecanla dolaştım... Uçakta Tanrı Dağları'nın sayısız fotoğraflarını çektim... Uygur dilinde Tengri Tagh diyorlar... Bizim dilimizdekine benziyor... Tanrı dağları = Tengri Tagh. 

 

Taklamakan çölünde emin olun taklalar attım!... Taklamakan deyip de geçmeyin, dünyanın ikinci, Çin'in ise en büyük çölü!... İnanılmaz güzel kum taneciklerinin arasında keyifle eğlendik... Urumçi'den Hotan ve Turfan vahalarına açıldık... Hiç unutmuyorum!... Yataklı otobüsle seyahat ediyoruz!... Aman Tanrım, burnumun dibinde iğrenç kokan ayaklar... Gariban insanlarla dolu otobüsteki koku dayanılmaz!... Ben yine de bu ortamdan keyifler alıyorum ve insanları otobüste eğlendiriyorum... Yol boyunca fıs-fıs servisi yaparak kokuların yoğunluğunu azaltmaya çalışıyorum!... Uygur ve Çin kardeşlerimiz benim muzipliklerimle eğleniyor... Hepimiz eğleniyoruz ve yol nasıl geçti anlamıyoruz bile!...

 

Çin'e birden çok seyahat yaptım...  Görülecek, keşfedilecek o kadar çok güzelliği var ki Çin'in... Büyük bir medeniyet...  Tarihi zenginlikleri paha biçilmez.. Modern Çin ise çok ama çok şaşırtıcı ve büyüleyici... Beijing (Pekin) ve Şangay olmazsa olmaz!... ve sonrasında keşfedilecek o kadar yer var ki!...

 

Güneydoğu Asya:

Tayland, Filipinler, Endonezya, Malezya, Vietnam, Kamboça, Laos, Singapur, Mynamar... Bir değil, iki değil bir çok ekz gittiğim muhteşem bir cennet... Brunei Sultanlığı ve Doğu Timor hariç Güneydoğu Asya'nın bir çok yerinde muhteşem anılarım var... Myanmar'a gidiniz.. Bagan, Mandalay ve Yangon da bir hafta geçiriniz... Sonra oradan muhteşem Bangkok'a geçiniz... En az üç tam gününüzü bu harikulade şehirde geçiniz.. Deniz, kum ve güneşin en güzeli... Olağanüstü güzel sahiller... Renkli gece yaşamı... Hepsi orada...

 

7000 küsur ada ve adacıktan oluşan bir cennettir Filipinler..  Anlatmakla bitirilemeyecek kadar güzel, sevimli güleryüzlü insanları ile tanışın... Doğal güzelliklerini keşfedin... Mutlaka ama mutlaka dalış öğrenin!.. Ben bilmiyorum! deyip de işin içinden çıkmayın, kaçmayın...

 

Ve sonra mutlaka ama mutlaka Vietnam-Kamboçya-Laos için bir seyahat planlayın... Söylemekle, yazmakla olmaz... Gidin, gezin, görün...  Singapur'u söylemeye gerek yok.. Yolunuz muhtemelen oradan da geçecektir zaten...

 

Kafkasya: Azerbaycan ve Gürcistan...

 

Kafkasya'da Gürcistan'a belki ona yakın kez seyahat ettim.  Kura nehri boyunca kurulmuş olan güzel Tiflis'teki yoksul insan ve yapı manzaralarını her defasında duygulanarak izledim, gözlemledim... Vagzal adı verilen pazardaki yoksulluk asla unutulmaz ve içler acısıydı! Sefalet içerisindeki bir halkın,  mezarlarında ölülerine ne büyük saygı gösterdiklerini gördüm. Mezar yapı taşları için harcadıkları parayı görünce gözlerime inanamadım... Ölünce benim de mezarımın başına  o mermer üzerinde çizilen bir resmim yapılsın istedim!... Sıcak su kaplıcaları için Borcomi'ye, kayak için Gudauri'ye giderdik...

 

Tiflis'den, Bakü'ye ve Gence'ye... Azerbaycan'ı her zaman bize olan dil ve kültür yakınlığı dolayısıyla daha çok sevdim... Azeri kardeşlerimizle, kendi şiveleri ile sohbet ederek yaşamlarını ve kültürlerini öğrenmeye çalıştım... Gence'de yediğim kebabın tadı hala damaklarımda!... Bir de Beybala'nın köyünde misafirperverlik adına bizim için kesilen koyun ve pişirilen etin tadını unutamıyorum...  Azerbaycan'a gittiğimde nedense bilmem yarım saat içinde bozuk şiveyle de olsa başlıyorum Azerice konuşmaya... Büyük keyif alıyorum...

 

Balkanlar...

 

Balkanlarda Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Makedonya ve Kosova'yı dolaşırken  Osmanlı Devleti'nin bıraktığı eserleri gezdim ve gördüm...  Fatih Sultan Mehmet'i, İskender beyi andım... Balkanların önemli bir kısmı 14. yüzyıl sonlarında I. Murat zamanından 19. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı-Türk hakimiyetinde kalmıştır ve bu bölgeyi ziyaret edenler her tarafta Osmanlı-Türk kültürünü fazlasıyla hissedebilirler. Bosna'yı, Kosova'yı gezerken masum insanları katleden Slav milliyetçiliğini ve ırkçılığını lanetledim... Makedonya'yı güneyden kuzeye gezerken 1950'lı yıllarda masum insanları ülkelerinden göç etmek zorunda bırakan zihniyeti anlamaya çalıştım... Kendi ülkemizde göçmen dediğimiz, fakat gerisindeki tarihi bilmediğimiz bu insanların memleketlerini gezdim... Şar dağlarının eteklerinde gezerken onları hatırladım ve talihsizliklerini anlamaya çalıştım... 

 

Balkanları ilk kez 2005 yılında baştan sona gezdim.. Sonra 2011 yılında ikinci kez altını çizerek bir muhteşem gezi daha yaptım...

 

Emin olun Balkan'ları bir kez daha doya doya gezmek istiyorum... Mostar köprüsünden Neretva nehrinin rengine bakmak, doya doya seyretmek istiyorum...  Neretva nehrinden 1566 yılında Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından inşa edilen o muhteşem Mostar köprüsünü doya doya seyretmek istiyorum... Saray Bosna yolunda bir kuzu çevirme lokantasında keyifle bir yemek yemek istiyorum... Arnavutluk'da İşkodra kalesine tekrar çıkıp derin bir nefes alıp, etrafı seyretmek istiyorum... Dubrovnik'e bir kez daha gidip tenime esen o güzel rüzgarları bir kez daha hissederek kalenin kalenin etrafında bir kez daha dolaşmak istiyorum... Ve sonra Dalmaçya sahillerini boydan boya dolaşmak istiyorum...

 

Baştan Başa Avrupa...

 

Avrupa'nın bir çok memleketini eşim ve kızımla birlikte gezdik... Sevgili kızımız Cansu o zaman daha 2 yaşındaydı... Birlikte trenle unutulmaz seyahatler yaptık... Freiburg'da geçirdiğimiz o iki ayı, video filmlerini sık sık izleyerek yad ediyoruz... Çok keyifli bir kasabaydı... İnanılmaz güzeldi... 

 

Ve daha sonra Avrupa'nın bir çok ülkesini muhtelif yıllarda gezme-görme imkanı buldum... İskoçya'dan Finlandiya'ya; Avusturya'dan Fransa'ya; İsviçre'ye... 

 

Amsterdam'ı bir tam gün bisikletle kanallar etrafında gezerek doyasıya yaşadım.. Lale tarlalarında fotoğraflar çektim... Red light district dünyası ile Amsterdam'ı, Bangkok ve Pattaya'daki fuhuş dünyasını karşılaştırmaya çalıştım... Budapeşte'te Tuna nehrinin iki yakasından Buda'dan Peste'ye, Peste'den Buda'ya baktım... Prag'ın muhteşem sokaklarında ve Charles köprüsü üzerinde turlar attım... Bana oldukça soğuk gelen Viyana'nın aristokratik dünyasında gezintiler yaptım... Sakız adasından Pire limanına geçtim, oradan irili ufaklı pek çok Yunan adasında günübirlik turlara katıldım...

 

İtalya... Tek kelime ile muhteşem... Venedik'e üç kez gittim.. Harikulade... Florensa anlatılamaz, ancak yaşanır!... Sicilya adası..  ve günübirlik Etna yanardağı sicilya gezisinin olmazsa olmazı...

 

Avrupa'da asla unutulamayacak anılara sahip oldum... Klasik Budapeşte-Viyana-Prag gezisinin ötesinde geziler yaptım Avrupa'ya...

 

Bu satırları yazdığımda yıl 2016... Artık sanki Avrupa'ya fazlasıyla doymuş hissediyorum kendimi!... Avrupa seyahatleri doğrusu önümdeki yıllarda gündemimde yok... Çok daha farklı coğrafyalarda seyahat planları yapıyorum...

 

İskandinavya ve Fiyortlar

Fiyortlar, İskandinavya kıyılarında sık rastlanan jeolojik oluşumlara verilen bir isim... Burada şu ansiklopedik bilgiyi sunmakta yarar var. Zira, fiyortları görenler bile "fiyort nedir?" deyince tam olarak açıklayamıyorlar...

 

Fiyortlar buzul aşındırması sonucunda oluşmuşlar. On binlerce yıl boyunca yağan karların birikmesiyle oluşan buzullara vadi buzulu deniyor. Kutuptaki buzlar gibi düz yüzeyler üzerinde oluşan buzullara ise kıtasal buzul adı veriliyor. Buzdan ırmaklar, günde iki santimetreyle bir metre arasında değişen bir hızla hareket ederler. Diğer ırmaklardan çok daha güçlüdürler ve vadiler boyunca ilerlerken bu vadilerin yamaçlarını kolayca doğrayıp götürürler. Bu sayede fiyortlar oluşur.

 

İki taraftan sarp kayalıklarla çevrili uzun, dar ve derin koyları hayal etmeye çalışın...  Siz iyisi mi, bu fani dünyada bir fiyort gezisi yapın!.. Gitmeye, gezmeye ve görmeye değer.. Fazlasıyla değer... İsterseniz size rotayı da vereyim.. Önce Norveç'in başkenti Oslo'ya uçun... Yarım gün şehir görmeye yeter, artar bile... Sonra Muhteşem Bergen kasabasına gidin.. Ama trenle gidin... O muhteşem tren yolculuğunu mutlaka yapın. Batı Norveç'in en büyük şehri olan  Bergen'in renkli balık ve çiçek pazarını ziyaret edin.  Ardından muhteşem tam gün bir fiyort yolcuğu yapın.. Ve sonra tekrar Oslo'ya dönün.. Kopenhag'a devasa gemilerden birisi ile unutulmaz bir seyahat yapın.. Oslo'dan Kopenhag'a... Harikulade bir gemi yolculuğu... Kopenhag'da Parlamento Binası ve Kitaplığı, Katedral, Gyffion Çeşmesi, Deniz Kızı gezilerini yapın.. Çocuğunuz var ise bir akşam mutlaka Tivoli'ye gidin ve orada hep birlikte doyasıya eğlenin.

Eski SSCB Ülkeleri ve Doğu Bloku ülkelerine seyahatlerim...

 

Eski sosyalist ülkelerin hemen tamamını adım adım gezdim... Moskova'da kızıl meydan'da dolaştım.. Kremlin Sarayı'ndan, Saint Basil Katedral'ine ve oradan Nazım Hikmet'in mezarına... 14-15 yaşlarında Ankara'da geçen lise öğrencilik yıllarımda Marksist-Leninist ideolojiye bağlı bir sosyalist ya da komünisttim... 15 yaşlarında Karl Marx'ın, G.W.F Hegel'in öğretilerinden büyülenmiştim... Nazım Hikmet'in, "Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa" dizelerini hep birlikte söylerdik... Ateşli bir sosyalizm/komünizm taraftarıydım o yıllarda... Moskova'da Nazım'ın mezarı ziyaret ederek geçmişe döndüm, 1970'li yıllardaki gençliğimi ve o dönemin gençliğini hatırladım... Muhteşem Leningrad'ı (St. Petersburg) gezerken Venedik'deki gondol gezintilerimizi hatırladım... Baltık Denizi kıyısında Neva Nehri üzerindeki 40 küsur ada üzerinde kurulmuş olan bu büyüleyici tarih ve kültür şehrinden keyif aldım... Geniş bulvarları, köprüleri ve çarlık mimarisinin muhteşem örnekleri ve tabii ki muhteşem Hermitage müzesi... St. Petersburg: Kuzey"'n Venedik'i...

 

Ve diğer eski Doğu Bloku ülkeleri... Macaristan'dan Çek Cumhuriyeti'ne; Bulgaristan'dan Romanya ve Moldova'ya; Ukrayna'dan Beyaz Rusya'ya geziler yaptım...  Eski SSCB ve Doğu Bloku ülkelerini biraz da piyasa ekonomisi ve kamu ekonomisi alanında çalışmalar yapan iktisatçı olarak ayrı bir ilgiyle gezdim...  Orta Asya'daki Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan'daki sosyalist modellerle "Özyönetim Modeli" olarak da adlandırılan Doğu Bloku sosyalist modelinin bir karşılaştırmasını yapmaya çalıştım.  Her iki modelin de nasıl işlediğini anlamak için derin sohbetler yaptım ve bugüne kalan yıkıntıları gördüm... Mazdekizm, More Ütopyası, Babeuf Trajedisi ve Zadruga Faciası başlığını taşıyan bir makalemde yazdıklarımda ne kadar haklı olduğumu pratikte görme, anlama şansına sahip oldum...

 

İki kez Japonya...

1987 yılında Amerika'da tanıştığım Akira Yokoyama ile onca yıl süren dostluğumuz ve yıllar sonra Japonya'da tekrar buluşmamız!.  Akira, eşi Kyoko ve kızları Tamaki ile ilk kez tanıştığımda "şu Japonlar ne kadar nazik, kibar insanlar..." diye düşünmüştüm... Gerçekten de öyleler.. Japon insanları çalışkanlıkları ve nezakatleri ile tanınır ve bilinirler... Akira'nın daveti ile iki kez Japonya'da muhtelif üniversitelerde konferanslar verdim, ayrıca JEPA (Japon Ekonomi Politikası Topluluğu) yıllık konferanslarına katıldım.

 

Tokyo'dan Yokohama'ya, Osaka'ya, Nagoya'dan Kyoto'ya Japonya'yı dolaştım. Japon kültürünü yaşadım ve hissettim..  Sayısız Şinto ve Budist tapınaklarında ibadetleri izledim... Geleneksel Japon kültürüyle tanıştım... Örneğin, kimono Japon kültürünün en önemli unsurudur. Kimono giyen Japonlar adeta sihirli çubukla büyülenmişcesine seremonik ve kibar davranışlar sergilerler. Japonlar seremonilerinde hep dingin bir ruha sahip olup doğayla bir yaşamaya çalışırlar. Kadō (Halk diliyle İkebana da denir) da dünyaca ünlü Japon çiçek süsleme sanatıdır. "Sadō" (Çay Yolu) veya "Çanoyu" (Çayın sıcak suyu) adı verilen çay töreni 15. yüzyıla kadar geriye gider. Törenin esası, ev sahibinin konuklarına çay hazırlaması gibi gündelik bir ihtiyaca dayanır. Çay ikramı zaman içinde törensel bir nitelik kazanmıştır. Ev sahibi ve konuklar bu törenin ayrıntılı kurallarına büyük bir ciddiyetle uyarlar. Bu kurallar töreni olabildiğince sadeleştirir. Çay töreni başlı başına kurallar bütününden ibaret değildir. Bunun için bahçe düzenlemesinden çay odasının döşenmesine kadar birçok ön hazırlığın özenle önceden yapılmış olması gerekir. Çay törenine hazırlanmak, mimariden seramiğe, bahçecilikten tarihe, dinden güzel yazma sanatına kadar birçok alanda asgari bilgileri öğrenmek anlamına gelmektedir. Bu hazırlıklar çay töreninin mükemmelliği için şarttır. Bahçenin güzellikleri arasından çay odasına geçen konuklar, gördükleri güzellikler ve yaşadıkları sükunetle çay törenine hazırlanmaktadırlar. Çay töreninde ağırlıklı olarak Zen Budizmi'nin etkisi görülür. Tören ilk bakışta can sıkıcı bir oyun, gereksiz kurallar bütünü gibi gelebilir. Ancak amaç çay yapıp içmekten çok, doğaya karışmak, onun içinde kaybolmak, bu yolla ruhu aydınlatmaktır. Doğallığın yanı sıra sükunet, sadelik estetik ve zarafetle örülü bir arınma sürecidir çay töreni. Hareketler son derece yavaştır, bu nedenle çay yapımı için gerekli eylemlerde olabildiğince tasarruflu olup, yapılması gereken hareketleri çok incelikle hesaplayıp, bunu zarafetle gerçekleştirmek gerekmektedir.

Hindistan ve Nepal...

 

Güney Asya'da dünyanın belki de en muhteşem  kültür gezi rotalarından birisini gerçekleştirdim.. Delhi-Agra-Varanasi-Kathmandu rotasında Hindistan'ı ve Nepal'ı gezdim, gördüm...Hindistan, renk cümbüşleriyle, karmaşasıyla, Bhagavad Gita ve Upanishad'larıyla yeryüzünün en büyük kültür hazinelerinden birisi... Katmandu'da ve özellikle Varanasi'de saatlerce "gat" adı verilen yerlerde ölü yakma törenlerini izledim. Ganj nehrine inen basamaklarda yani Gat (Ghat)'lar da duygu yüklü anlar yaşadım... Yaşamı, yaşamın anlamını, önemini, içinde yaşadığımız yaşamı, varsa öteki yaşamı, re-enkarnasyonu düşündüm... Anlatılmaz!... Sadece orada bulunmakla hissedilebilir... Muhteşem Varanasi'ye ölmeden önce bir kez daha gitmeyi çok isterim...  Ganj nehrine bakan otellerin birinde bir hafta geçirmek, yaşam ve ölüm üzerinde düşünmek isterim... Bunu yapmayı çok isterim... Gerçek Sadu'larla sohbet etmeyi, Hint felsefesinin derinliğinde öğrenmeyi ve aydınlanmayı, Brahman'a ulaşmanın yollarını, ritüellerini tekrar görmek, izlemek, anlamak, düşünmek ve gerekirse sorgulamak isterim...  ve Allahabad... Bu kutsal şehirde geçirdiğim bir kaç saati asla unutamam... Allahabad Tanrı'nın şehridir, Tanrıların şehridir... Eğer yanlışım ve yanlış yorumum var ise iyi niyetli cehaletime verilsin!... Allahabad Allah'ların şehridir... Etimolojik açıdan Hindu dillerinde Ilāhābād olarak bilinen Allahabad, poli-teistik dinleri, Tanrı'ları araştırmak ve düşünmek için çok doğru bir yer ve adrestir... Allahabad, Ilāhābād ve Arapça İlah... Bütün bunlar basit benzerlikler midir? Ganj ve Yamuna nehirlerinin buluştuğu bu kutsal şehri pek bilgisizce gezdiğim için şimdi kendime kızıyorum!.. Daha fazla okuyarak gitmeliydim!...  Evet, ölmeden önce bir kez daha Varanasi'ye gitmeyi çok isterim!... Aman yanlış anlaşılmasın, ibadet etmek için değil!...  Tanrılar şehrinde Tanrıların nasıl yaratıldıkları üzerine teolojik ve bu çerçevede varlık felsefesi üzerine, metafizik (ontolojik-teolojik-kozmolojik-antropolojik vs.) sorular üzerine düşünmek isterim...

 

Orta Doğu...

 

Ve muhteşem Orta Doğu... İnsanoğlu'nun ilk yerleşim yerleri ve ilk medeniyetlerin toprakları... Peygamberlerin ve sahabelerin doğduğu, büyüdüğü ve öldükleri kutsal mekanlar... Hz. Peygamberimiz, Hz. İsa, Hz. Musa ve daha nice peygamberler, evliyalar, sahabeler... Kudüs üç İbrahimi din için de özel ve kutsal şehir olarak sayılmıştır. Kudüs, milattan önce 10.yüzyıldan bu yana Museviliğin en kutsal şehri ve ruhani merkezidir. Mekke ve Medine'den sonra da İslamiyet'teki üçüncü kutsal mekanın bulunduğu şehirdir. Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği, göğe yükseldiği yerlerdir bu topraklar. O yüzden şehir Hıristiyanlık için de kutsal kabul edilir. Ne acıdır ki, bu topraklar asırlardır dinler ve kültürlerarası çatışmalara, savaşlara sahne olmaktadır... En acı tarafı da budur zaten!... 

 

ve bugünkü talihsiz Orta Doğu... Bitmek bilmeyen savaşlarla her gün masum insanlara mezar olan Orta Doğu... Hiç unutmuyorum!... Filistin'den Kudüs'e geçmeye çalışıyoruz... Yanımda Ramallah'da yaşayan bir Filistinli dostum ve 6 yaşındaki oğlu var... İsrail askerlerine adeta yalvarıyoruz... Kendi topraklarına giremeyen insanların duygularını anlamaya çalışıyoruz... Gözlerimiz doluyor , İsrail askerlerinin karşısında gözlerimizdeki yaşları saklamaya çalışıyoruz.. "Olmaz böyle zulüm olmaz!" diyoruz içimizden... Üç büyük ilahi dine ev sahipliği yapan Kudüs'e Filistinli kardeşlerimizi utanç duvarının arkasında bırakarak girebiliyoruz... Mukaddes mescitlerin üçüncüsü Mescid-i Aksa'da ikindi namazını kılıyor ve Allah'a dua ediyoruz... Hz. Peygamberimizin miraca çıkarken bastığı ve ayak izinin bulunduğu kayanın altında bir süre sessizlik içerisinde düşünüyoruz, dua ediyoruz... 

 

Orta Doğu'yu bir daha ve pek çok defa  bilge insanlarla gezmek ve daha fazla şey öğrenmek isterim...

 

Kuzey Afrika...

 

Orta Doğu'nun Paris'i olarak bilinen Beyrut hariç, Suriye, Ürdün ve  Mısır'ın muhteşem Kahire'sini geziyoruz.. Mısır antik medeniyetiyle  ve dünyanın en çok ilgi çeken tarihsel anıtlarıyla dünyada "allocentric" ve "psychocentric" gezginlerin ortak buluştuğu yerlerden birisidir. Gize Piramitleri, Karnak Tapınağı ve Krallar Vadisi...  Gize piramitlerini hayretler içerisinde seyrediyoruz.. Sfenks, Memphis ve büyüleyici Nil nehri...  7.000 yılık bir geçmişe sahip olan Mısır tarihi ve medeniyeti... Tek kelimeyle olağanüstü... 

 

İkinci Mısır gezisini Şarm-el-Seikh e yaptım.. Kızım Cansu ile 4 gün boyunca Kızıldeniz'deydik... snorkeling yaptık, dalış yaptık... Dünyanın en muhteşem mercan resifleri burada... Dalış tutkunları için paha biçilmez bir destinasyon.... Allah sağlık verdiği sürece Mısır'a bir başka seyahat daha yapmak istiyorum... Loxor ve Aswan gezmek, felucca ile Nil nehrinde uzun bir seyahat yapmayı istiyorum... Şarm-el-Seikh ve Hurgada gezilerini de ekleyerek...

 

Kuzey Afrika ülkelerinin hemen tamamını gezdim, dolaştım... Soldan sağa sayayım.. Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır... Libya'ya Muammer Kaddafi zamanında iki defa gittim...  Hiç unutmuyorum!.. Trablus'dan Çad sınırıdaki Gat kasabasına uçtuk... Sonra orada bir araba ve rehber bulduk... 3 gün/2 gece çölde oasis kenarında çadırlarda kaldık.... Olağanüstü fotoğraflar çektik... Unutulmaz anılarla Sabha'ya döndük..

 

Fas'a iki defa gittim... Bir üçüncüsü ile  Fas'a son noktayı koymayı hakikaten istiyorum.. Neden bir üçüncü defa!... Çünkü Fas, eşsiz güzelliklerde bir memleket... Fez, Meknes'e gidin o zaman anlarsınız!... Büyülenirsiniz!... Marekeş'i anlatmaya sözler yetmez!... Karanlık çökmeye başladığında Jemaa-el-Fnaa meydanına girdiğinizde kendinizi Binbir Gece Masalları'ndaki hikayeleri yaşar gibi hissedersiniz... Abartı yok!... Aynen öyle... Falcılar... Masalcılar... Sijhirbazlar... komedyanlar..  aklınıza gelmeyecek envay çeşit sokak gösterileri burada... Bir büyük sokak festivali!.. Ama eşsiz!... Dünyanın neresinde buna benzer bir festivali görebilirsiniz ki!... Üstelik her gün...

 

Yemen

 

Bir de Yemen'e gidiyoruz... Uveys el-Karani'nin memleketine gidiyoruz... "Yemen'e gidiyorum" deyince güzel annem "Veysel Karani..." diyor.... "Evet, oraya, Veysel Karani'nin memleketine gidiyorum, anne " diyorum...  Hangi evlat  Veysel Karani kadar hayırlı olabilir acaba!... Peygamber efendimizi görebilmek için annesinden izin isteyip de izin alamayınca annesinin yanında kalan Karen'li Uveys...  Yemen'de minibüsümüzde hep birlikte Yemen türküsünü söylüyoruz...

 

 

Yemen'de San'a'dan Aden şehrine kadar inip Kızıl denizin bittiği yerdeki Aden denizine baktığımda buraları bir zaman İbni Batuta'nın deve kervanlarıyla gezdiğini düşünüyorum... Oysa  Aden'den Sana'ya otobüsle dönmek bana zor geliyor ve Yemenia ile uçuyorum!..

Güney Afrika...

 

Ve Afrika... Büyüleyici Afrika... Sırf renkleri dolayısıyla asırlarca ezilmiş, baskı altında tutulmuş, köle olarak satılmış, istismar edilmiş bir kıta... Güney Afrika bizi şaşırtıyor... Bugünkü Güney Afrika'da Amerika ve Avrupa'da gördüğünüz bir düzen ve yaşam hakim!.. Şakayla karışık yol arkadaşlarıma şöyle söylüyorum.. "Ya, iyi ki, buralar İngiliz sömürgesi olmuş, yoksa diğer Afrika ülkelerinin kaderi daha çok uzun yıllar ve belki de bir kaç asır daha buralarda devam edecekti!..."  Güney Afrika'da dünyanın en büyük doğal parklarından birini ziyaret ediyoruz. Kruger National Park... "Big Five" adını verdikleri beş büyük hayvanın doğal ortamlarında yaşadığı bir park... Gecenin karanlığında gidiyoruz... Hipopotamlar, rinolar, filler, impalalar, Afrika sırtlanları, zebralar, zürafalar... Hepsini doğal ortamlarında görüyoruz... Sonra olağanüstü güzellikteki Swaziland'a geçiyoruz... Küçük ve güzel bir ülke... Belki dünyada kalınabilecek en otantik-egzotik iki ayrı otelde geceliyoruz... Doğal hasırlardan yapılmış özel konaklama odaları, muhteşem! Mbabane'den doğru Güney Afrika'nın başkenti Johannesburgh... Aman Allahım, burası neresi? Otobüs garajından zar-zor kaçıyoruz... Dünyada suç oranlarının en yüksek olduğu şehirlerin başında geliyor Johannesburgh... Aman ne olur buraya yolunuz düşmesin!...

 

Batı Afrika...

 

Batı Afrika... Nijerya, Togo, Benin, Gana, Fildişi sahilleri... Allah'a şükürler olsun diyorum... Bu muhteşem yolculuğu yapmak herkese nasip olmaz.... Quidah'da 'the Door of No Return' adını verdikleri geriye dönüşün olmadığı kapı önünde ağlıyorum!... Gözlerim dolmaktan öteye ağlıyorum!.. Yüzlerce-binlerce köleler, elleri, ayakları ve ağızları zincirli-kelepçeli o kapıdan bir daha dönmemek üzere vatanlarından çok uzaklara, esarete gönderiliyorlar... Olur mu, olur mu böyle zulüm!... Siyah insanların bu acı kaderlerini unutmayalım!... Beyaz insanların yaptığı bu zalimliği asla unutmayalım ve her fırsatta lanetleyelim... Özgür insanların, güzel insanların ülkesi Gana'dan hiç ayrılmak istemiyorum... Kendime söz veriyorum... Bu güzel ülkeyi bir kez daha ziyaret edeceğim ve doya doya gezeceğim... Gana'yı tam hissedemeden, yaşayamadan ayrılmak zorunda kaldım.. Gözüm arkada kaldı!... Beyaz ve Siyah Volta nehirlerinde gezintiler yapmak, etnik toplulukları tanımak, onlarla birlikte yaşamak isterim.  Doğa, kültür, tarih hepsi bir yana bir ülkeyi size sevdiren en önemli unsurlardan birisi insanlardır... Gana böyle bir ülkedir... Etiyopya böyle bir ülkedir... Afrika'nın hiç bir ülkesi bu iki ülke insanları kadar güzel ruhlu, hoşgörülü değillerdir.

 

Gana'dan bir zamanlar Batı Afrika'daki köle ticaretinin en en önemli merkezlerinden birisi olan Benin'e gidiyoruz. Cotonou sokaklarında vızır vızır işleyen motosikletler çevre ve gürültü kirliliği ile sizi adeta boğuyor. Şehirden bir an önce kurtulmak istiyoruz. Afrika'nın Venedik'i olarak bilinen Ganvie'ye gidiyoruz. Beyaz insanların vahşetinden kaçmaya çalışan yerli halk, sadece su yoluyla ulaşılabilen Ganvie’de sular üzerinde kurdukları kulübelerde yıllarca yaşadı. Bugün hala 30,000 den fazla insan bu kulübelerde yaşamaktadır. Ganvie muhteşem... Nokove Gölü içine suni olarak dikilen sazlıklarla oluşturulan balık tuzaklarında tutulan balıklar halkın tek geçim kaynağı... Yıllar öncesinde Tayland'da Bangkok yakınlarında gezdiğimiz "yüzen şehir"de yaptığımız gezintileri hatırladık.... Birbirlerine o kadar benziyorlar ki....

 

Orta Afrika...

 

Orta Afrika seyahatim... Sudan'dan Etiyopya'ya... 18 saat düşünün.. Bir büyük kamyon... Üstünde bozulmuş bir başka kamyonu taşıyor... ve biz, yalvar yakar o kamyon üzerindeyiz... Addis Ababa 'ya öyle varıyoruz... Habeşistan insanlarının kara bahtlarına karşın o sakin ve güler yüzlü ruhlarını hiç unutmam... Dünyada en çok hangi ülkenin insanlarını seviyorsanız diye sorsalar, Etiyopya derim... Duygusal bir cevap ama.. öyle... Sevdim o insanları...

 

Bir de yeri gelmişken bir tespitimi burada yazmak isterim... Sudan'dan Etiyopya'ya geçince daha önce bir çok kez hissettiğim bir durumu tekrar kafamda sorguladım ve şu soruları kendime sordum.. Halen de soruyorum? "Acaba dinler ve inançlar ile -ve daha geniş bir anlamda kültür ile- insan karakterleri arasında bir yakın ilişki var mıdır?" "Acaba müslümanlar diğer din mensuplarından daha mı agresiflerdir, daha mı şiddete meyillidirler, daha mı kavga-dövüşe eğilimlilerdir? Bu sorgulamayı yaparken hiç amacım kendi dinimi kötülemek olabilir mi? Aman ne olur bu sözlerimi yanlış anlamayın, ya da yanlış algılamayın!... Ben sadece şu gözlemimi burada aktarmak istiyorum... Sudan'dan Etiyopya'ya geçiyorum; Malezya ve Singapur'dan hemen yanı başındaki Tayland'a geçiyorum, Nijerya'dan hemen yanı başında diğer Batı Afrika ülkelerine geçiyorum.... İnsan karakterleri arasındaki bu değişime bir anlam veremiyorum... Orta Doğu'da da benzer manzara!.. O zaman, o zaman diyorum!!!... Bu konuyu daha fazla gözlemlemek ve anlamak istiyorum...

 

Doğu Afrika... Viktorya gölünün etrafında daire çizdim...

 

Dogu Afrika seyahatimde Viktorya gölünün etrafındaki tüm ülkeleri gezdim.. Nairobi'den Enrebbe'ye (Uganda) uçtum.. Sonra Kampala'ya geçtim.. Geceyi Jinja'da geçirdim.. İki gün Jinja'da kaldım.. Rafting ve Bungee Jumping yaptım... Dünyanın adrenalin başkenti olarak bilinen Jinja'da unutulmaz keyifli anlar geçirdim... Nil nehri Jinja'da doğuyor ve Mısıra kadar uzanıyor.... İnanılmaz güzel... Dünyada en zorlu parkur olarak bilinen 5 derece rafting yaptım... Şelalelerden kaçınılmaz olarak sulara gömülerek!.... Sonra Kabale geçtim.. Yarım gün kayıkla Bunyanyi gölünü gözdim... Norveç'deki fiyordları andıran, İsviçre'nin tüm güzelliklerine sahip bu gölde çok keyifli bir gün geçirdim... Pigme köylerini ziyaret ettim. Sonra Kisoro ve oradan da Kongo Demokratik Cumhuriyeti sınır kapısı Bunaguna'ya geçtim.. Ertesi gün Goma'ya (Kongo DC) gittim... ve daha sonra Ruanda'ya geçtim.. Bir gün Kigali'de kaldıktan sonra Klimanjaro Uluslararası Havaalanı'na uçtum... Klimanjaro dağının eteklerinde...  Moshi'den (Tanzanya) Kenya'ya sınır olan Loikotoktok'a geçtim... Maasai'lerin yğun olarak yaşadıkları ve adına Maasailand denen topraklarda gezdim... Kimano pazarında onlarca fotograf çektim.. Oradan Amboseli Ulusal Parkı'na ve daha sonra da Nairobi'ye geçtim.. Lonely Planet rehberimde bir çok kez şu uyarıyı okudum: "Nairobi'ye Nairobbery diyorlar.. Aman dikat akşam karanlık çöktükten sonra kesinlikle dışarıda yürümeyin..Gideceğiniz yere mutlaka taksiye gidin..." Bu uyarıları otelde de bana söylediler... Fakat basiretim mi bağlandı!... Ne oldu anlamadım..  Simmers'de inanılmaz güzel vakit geçirdikten sonra dışarıda kalabalık insanlar görünce otele yürümek istedim.. Olan oldu!... Kendimi yerde buldum!... İki kameram da çalındı... Olan olur... Her şey olacağına varır... Sağlık olsun.. Bu hayat tecrübesini de Nairobery'de yaşadım.. Nairobi ve Robbery... Aman sakın siz unutmayın ve dikkat edin...

Orta Amerika...

 

Bundan yaklaşık 20 yıl önce 1990 yılında Kolombiya'da hissettiğim Latin dünyasının güzelliklerini bir daha doyasıya yaşamak istedim hep.. Latin'leri her zaman kendimize çok yakın buldum... İnka'lar, Aztek'ler ve Maya'ların torunları!... Olağanüstü bir coğrafya...  Bu coğrafyada Allah'ın nasip ettiği bir harikulade geziyi daha gerçekleştiriyorum. Meksika'dan başlayıp, Kosta Rika sahillerinde seyahatimizi bitiriyoruz. Yüzlerce kilometre... Meksika, Guatemala, El Salvador, Honduras, Nikaragua ve Kosta Rika... Volkanlar coğrafyası... Halen aktif olan Volkan Pacaya'ya tırmanıyoruz... Aman Allahım, olur mu böyle bir şey!... Lavlara sadece ve sadece 1 metre uzaklıktayız... Gecenin karanlığında yavaş yavaş akan o lavların yanı başındayız... Muhteşem bir manzara!... İnişe geçiyoruz... Gerimize dönüp dönüp bakıyoruz... Küçük bilya taneleri gibi dağdan aşağıya doğru yuvarlanan lavlar... olağanüstü... Aztek ve Maya medeniyetleri hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorum... İspanyolların 14-16 yüzyıllardaki koloni şehirlerini geziyoruz. Guatemala'da Antiqua; Nikaragua'da Leon ve Granada... Dünyanın zengin insanı olsam diyorum!... Leon ve Granada'ya bir tek motorlu araç sokmam!... Bu şehirleri dünyanın en muhteşem turizm destinasyonlarından birini yapabilirdim!... Hani nerede o vizyonu olan Nikaragua'lı politikacılar... Tesadüf o ya San Juan De Sur'da Nikaragua Devlet Başkanı'nın konuşmalarını izliyoruz... Politikacılar dünyanın her yerinde aynı!...  Kosta Rika gerçekten adı gibi zengin ve güzel bir topografyaya sahip... Bir cennet adeta... Henüz turizme yeni açılıyor... Bundan 20-30 ya da 50 yıl sonra modernite ile şehrin şimdiki güzelliğinin ortadan kalkacağına hiç şüphem yok... Kristof Kolomb Amerika'yı keşfi sırasında Kosta Rika sahillerine vardığında bu ülkeye "zengin kıyılar" anlamına gelen "Costa Rica" adını vermiş... Gerçekten de inanılmaz güzel bir deniz ve sahiller... Playa de Tamarinda'da iki tam gün geçirdim... Güneşin doğuşu, güneşin batışında sörf yapanlar, uzayıp giden altın sarısı sahil... Tek kelimeyle olağanüstü... Ve akşam Salsa başta olmak üzere muhteşem Latin müzikleri ile unutulmaz danslar ve eğlenceler... Karayip'lerin Bob Marley ikonu ve harikulade reggie... Hepsi orada....

 

Güney Amerika...

 

Güney Amerika'ya ilk kez 1988 yılında gittim... 24 yaşındaydım... Bugün gibi hatırlıyorum... her anı ve her saati... Allaha şükürler olsun... Bir ömre bedel hatıralarım var Kolombiya'da...

 

Yıl 2015... Hani bir ömürde bir kez yapacağınız bir seyahatiniz olacak diye düşünür de bir seyahat planlarsınız ya!... Aylar süren hazırlıklardan sonra Air France ile Paris'de Panama City'ye uçuyoruz...  Bu muhteşem seyahatin sadece uçuş noktalarını yazmakla yetineyim... Panama City'den Cartegana'ya (Kolombiya)  uçuyoruz. Sonra Santa Marta ve sonra Leticia... Kolombiya-Peru-Brezilya sınırları AMAZON'da buluşuyor... Tam o noktadayız.. Leticia'dan tekne ile 10 saatlik Amazon ormanlarındaki seyahat sonrasında Iquitos'a (Peru) varıyoruz..  Amazon'a seyahat edenler genellikle Manaus (Brezilya) giderler.. Biz daha ilgincini ve daha muhteşemini yaptık... Üç ülkedeki Amazon sınırlarında olağanüstü seyahatler yaptık...

 

ve sonrasında uçmaya devam ediyoruz... Iquitos'dan Lima'ya; Lima'dan La Paz'a (Bolivya)...  sonra Santiago (Şili) ye; sonra Vina de Del Mar...;Santiago'dan Montevideo'ya (Uruguay); Buenas Aires'den (Arjantin) El Calafate'ye (Patagonya).. El Chalten'e... Antartika sınırındayız...Dev glacierlerin hemen dibindeyiz... 

 

Devam ediyoruz... Foz de Iguazu şelalelerini geziyoruz... Günübirlik Paraguay'a geçiyoruz... Sonra Rio'ya uçuyoruz...  Rio de Jenerio... Dünyanın en muhteşem şehirlerinden birisindeyiz... Vardığımız gün Rio Carnaval'ı başlıyor!.... Sokaklar Samba dansları ile çınlıyor!... Ne tesadüf!.. Tesadüf olur mu hiç!.. Bir yıl öncesinden planladığımız bir seyahat bu!... Rio'ya Rio Karnavalı'da gidelim, görelim diye düşündük ve planladık... ve sonunda Rio'dayız!...  Bienvenidos Rio!...

 

Karayip Adaları...

Karayip denizinde onlarca ada... Tropik iklim... Yılın her mevsimi sıcak... Deniz, kum ve güneş... Rengarenk festivaller... Farklı kültürler... Afrika'dan getirilen kölelerin kendine özgü kültürleri... İspanyol hegemonyasının izleri... Bir birinden çok faklı kolonyal mozaik...

 

Ölmeden önce görmem gerekir dediğim büyük karayipler seyahatine başlıyorum... Toplamda 20 dolayında uçuş... Toplamda 20.000 mil dolayında seyahat... 13 ülke... Cancun'dan (Meksika) başlıyoruz.. Sonra Küba, Bahamalar, Turks & Caicos adaları, Dominik Cumhuriyeti, Jamaica, Antigua & Barbuda , Dominikan, St Vincent, St Lucia, Barbados ve Trinidad Tobago....

 

Avustralya (Okyanusya)...

Okyanusya, Büyük Okyanus' a dağılmış adaları içine alan ülkelerden ve Avustralya' dan oluşuyor.... Avustralya, Melanezya, Polinezya ve Mikronezya...   Ben sadece Avustralya, Yeni Zelanda ve Fiji'yi gezdim, gördüm...  Her üç ülkeden çok güzel anılarla döndüm... Okyanusya'nın coğrafi sayısına giren çok sayıda ülke var... Bunların tamamı gezmek en başta ulaşım açısından kolay değil... Belki ileriki yıllarda bir Cruise gemisi ile bu küçük adaları gezme şansım olur.. Ben belki de bunların en popüler olanlarından birisini gezdim: Fiji...

Dünya mozayiği, kültürel çoğulculuk, çeşitlilik... Harikulade!...

 

Tüm bu seyahatlerimde yüzlerce yüzlerle buluştum, konuştum.... Siyah, beyaz, sarışın, çekik gözlü, uzun boylu... Siyahın değişik tonları... Habeşistan siyahı, Nijerya siyahı, Senegal siyahı... Maya  ve Hindu yerli ırkların renkleri... Bir renk cümbüşü adeta!... İnanılmaz bir mozaik!...

 

Onlarca budist ve şinto tapınaklarını,  sinagogları, kiliseleri, katedralleri, camileri, medreseleri, tekkeleri ziyaret ettim.... Dinler ve inançlar arasındaki bölünmeleri, onlarca  mezhepleri, tarikatları, cemaatleri anlamaya çalıştım... Monoteistik (tek-tanrılı),  politeistik (çok-tanrılı) ve animistik inançları görme ve karşılaştırma imkanına sahip oldum... Kur'an-ı Kerim, İncil, Tevrat, Bhagavad Gita, Tao ve Gautama Sidhharta öğretileri... Hepsini bir çok kez yeni baştan okudum... Adına 2-K dediğim bir hipotezi kendi düşünce dünyamda fazlasıyla doğruladığıma inandım. "Tanrı mı insanı yaratmıştır, yoksa insan mı Tanrı(lar)ı yaratmıştır? Haşa, sorunun ilk kısmına bir yorum getiremem!... Fakat ikincisine cevap verebilirim. İnsan her zaman ve her yerde iki temel faktöre bağlı olarak tanrı(lar) yaratmıştır: Korku ve Kudret.

 

Tüm seyahatlerimde evrenin bize sunduğu muhteşem doğayı, hayvanlar dünyasını ve bitki örtüsünü keyifle izledim... Dağlar, ovalar, nehirler, göller, volkanlar... Yorulmadan, üksünmeden keyifle dağlara, volkanlara tırmandım... Dünyanın en muhteşem sahillerinde yüzdüm...

 

Güneş Doğu'dan doğar...  Doğu medeniyeti ve Batı Medeniyeti...

 

Sağlığım ve ömrüm izin verdiği ölçüde kültürlere ve medeniyetlere yolculuklarımı sürdüreceğim... Burada bir itirafta bulunmak isterim... Doğu medeniyeti, beni her zaman Batı medeniyetinden daha fazla cezb etmiştir. Medeniyetin doğduğu yer Doğu'dur... Güneşin doğduğu yer Doğu'dur!... Medeniyetin beşiği benim gözümde Doğu'dur. Bununla birlikte muassır medeniyet için gözümüz Batı'da olmalıdır... Batı'nın muassır medeniyetine muassır değerler dolayısıyla çok şey borçluyuz. Ben yine de Batı'nın zenginliği ve refahı içinde olmaktansa Doğu'nun yoksulluğunu tercih ederim... Ben yine de Batı'nın Kuzey Amerika'sında refah içinde olmaktansa, Batı'nın Güney Amerika'sında And dağlarının yoksul insanlarının yerinde ya da daha gerçekçi bir ifadeyle oralarda olmayı tercih ederim...  Bu sözlerimle aslında nasıl bir gezginliğe ya da seyyahlığa merakım olduğunun da ipuçlarını veriyorum aslında...

 

"Psychocentric" değil, "allocentric" bir gezginim...

 

Bir kere turizm terminolojisi açısından ifade etmek gerekirse "psychocentric" değil, tam aksine "allocentric" bir gezginim...  Otantik, egzotik, kültür, tarih, sanat dolu destinasyonları seviyorum... Bir tura dahil olarak tur programlarının sınırları içinde kendimi hapsetmekten hoşlanmıyorum... İçinde riskler olan, heyecan olan, macera olan seyahatlerden hoşlanıyorum... Tüm seyahat programlarımı  bir başıma yapıyorum... Aylar öncesinden okumalarıma başlıyorum... Web dünyasında sayısız gezi sitelerinde sörfler yapıyorum, gezi kitaplarını okuyorum, rotamı kendim çiziyorum... "Allah büyük..." deyip yola çıkıyorum... Kelimenin tam anlamıyla "allocentric" bir gezginim... Herkesin gittiği turizm destinasyonları bana çok ilginç gelmiyor...  Budapeşte-Viyana-Prag!... Yok, yok, o tam bana göre değil!... Onu da yaparım, fakat benimki daha fazlası... Örneğin, Gana-Togo-Benin benim için daha ilginç!...

Gezmek, Görmek...

 

Peki hangi tür turizmden hoşlanırım? Aslında yaptığım seyahatlerin bir çoğunda "konferans turizmi" var... Yani, bir ülkeye konuşmacı olarak davet edildiğimde, ya da ben bir konferansa bizzat başvurduğumda ve katıldığımda  bunu fırsat biliyor ve o ülkeyi ve çevresini geziyorum... Aslında turizmin her türünden büyük keyifler alıyorum... Kültür turizmi, kültürel miras turizmi (heritage tourism), sağlık turizmi, eko-turizm, inanç turizmi... Hepsi bana göre... Sadece modern şehirlerden doğrusu hiç keyif almıyorum... Gittiğim ülkelerde mümkünse başkentleri ve büyük şehirleri eliyorum... Doğal güzellikleri, kültürel mirası, etnik toplulukların yaşam alanlarını merak ediyorum...

 

Dağlar, bayırlar, vadiler, ormanlar, volkanlar, nehirler, göller, denizler tam bana göre... Dağlara tırmanmak, yürüyüşler yapmak, kayak yapmak tam bana göre... Vahşi yaşam alanlarını gezmek, görmek bana göre... Doğal ortamlarında hayvanları izlemek, görmek; biyolojik çeşitliliği izlemek ve gözlemlemek; farklı bitki örtülerinde seyahatler yapmak bana göre... Kültür adını verdiğimiz kavramın içinde her ne var ise onlar bana göre... Gelenekler, görenekler, ilkel yaşam biçimleri, farklı etnik topluluklar, ritüeller, seremoniler, yerel kıyafetler, dinler ve inançlar... Bunların hepsi benim aradığım ve hoşlandığım turizm... Öyle Dubai gibi yerlere gidip "alışveriş turizmi" ya da "golf turizmi" yapmak hiç bana göre değil... Dubai ve benzeri yerlerden hiç hoşlanmam, keyif de almam... Sun'i değil, sahici destinasyonları severim...